Ana Sayfam Yap   Favorilerime Ekle   İletişim  
Radyomuzu Şuanda 16 Kişi Dinlemektedir.
Dj Gocmenim Şu anda Sizlerle
Çaldığı Şarkı Preslava - Umorih se
Winamp ile Dinlemek içinTıklayın
Media Player ile Dinlemek içinTıklayın

Etkinlikler

Uludağ Piknik
Uludağ Piknik Büyült

Bu Gün Doğan Üyelerimiz

berna (30)

cHe54 (22)

laz_ibo_35 (31)

Preslawa (20)

RsM (20)

TheTrailblazer (31)

Belene Ölüm Adası

Ölüm adası!.. "Akşam üzeri kollarımı sicimle kıskıvrak bağladılar bir otobüs tutuklu ile Kırcali'ye götürdüler. Otobüstekilerinin kiminin başı yarık, kiminin kaşı açık. Kol, bacak, kelle kan içinde..." Giyindikten sonra bizleri de ceza evindeki avluda bulunan iki katlı binaya aldılar ve bir yatak odası büyüklüğündeki koğuşa soktular. Paslanmış ranzaların üzerinde döşek gibi bir şey yoktu. Örtünmek için de dört parçaya bölünmüş kir yumağına dönüşmüş, battaniye demeye kırk şahit isterdi. Birer yer seçip, uzandık. Koğuşlarda soba veya kalorifer türünden bir şey de yoktu. Kışın ayazında bu koğuşun bir buzdolabından hiç farkı yoktu. Uzun yolculuk ve uykusuz geçen geceden sonra bile kimsenin gözüne uyku girmiyordu.

İlk sabah koğuştan aldılar, bodrum kata indirdiler. İsimlerimizi yazıyorlardı. Mehmet İsmail Ahmet dedikten sonra, büyük dedemin adını da sordular. Yedi sülalemi sorsalar hepsini şöyle sıralayabilecektim; babamın dedesi Küçük Halil, Halil dedemin babası Yumurtacı Ahmet, onun babası ise bizim köye yerleşen ilk atamız Uzunoğlu'nun oğlu Hasandı. Hepsinin de öz be öz Türk ismi çıkacağından koktular herhalde ki sormadılar. Babamdan Allah bin kere razı olsun bana soyumu sopumu iyi öğretmişti. Soysuz değildim ve benim soyumun Anadolu'nun Manisa yöresinden çıkıp, yaklaşık iki asır önce o zamanki Osmanlı sınırlarına dahil Doğu Rodoplar'ın Sindelli köyüne yerleşen evlad-ı fatihandan biriydi. Rodoplar'da, daima devlete sadık, fedakar, vefakar ve mazbut karakterli insanlardı benim atalarım. Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki çeşitli eyaletlerinde zaman zaman isyanlar görülür, eşkiya dağlara çıkarken, bizim bölge her devirde sükün içinde yaşadı. Rodoplu Türkler, Osmanlı'nın zaferlerinde aynı coşkuyu, kötü günlerde aynı hüznü yaşadılar. Hatta 1691 yılında Rumeli aşiretleri hakkında çıkarılmış bir kanunda, "Bu evlad-ı fatihan taifesi öteden beri devlet-i aliyyenin güzide bir cengaver, itaatlı ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffar ile yapılan harblerde kendilerinden nice yararlık ve yüz aklıkları zuhur etmiş ve bu sebeple bu taifeye evlad-ı fatihan tesmiye olunmuştur!" dendiğini de iyi biliyordum.

Eksi 29 derecede varolma savaşı

Bu gerçekler karşısında Bulgar makamlarına "Afedersiniz, ben yanlış biliyormuşum, çekin şu sizin isim klavuzunuzdan bir İvan mı olacak, Petır mı, Georgi mi" diyemezdim. Bir insan namusuyla, şerefiyle, fikriyle insandır. İnsanca yaşamayacaksam, sadece var olmayı tercih edemezdim. Nasıl olsa elleri kelepçeli avı tuzağa düşürmüşlerdi. Burada istediklerini yapabileceklerdi.

Bu düşüncelere dalıp gittiğim anda yeni kıyafet seçme sırası bana gelmişti. Kim bilir sırtımızdan ne zaman çıkacak bu yeni kıyafetler!? Astarsız bir ceket, bir don, bir gömlek... Bu meçhul yerde konaklamamız uzun süreceğe benziyordu. Allah'a bin şükür ki, şu ana kadar idam gömleğini giydirmediler.

Gecelerden sonra gelen her yeni günü yeni ümitlerle bekliyorduk. Gazete yok, televizyon yok. Yeni gelenleri de bizim koğuşlara almıyorlar. Sadece arada bir sorgu memuruna kadar götürüp getiriyorlar. Sorulan sorular ise "Patlayıcı madde bulunduran birilerini biliyor musun? İsmini değiştirmeye geldikleri gün neden kaçtın? Bulgaristan Komünist Partisi (BKP)'nin uyanış harekatını (Vızroditelen protses) tastikliyor musun?" gibi her birimize sorulanlardı. Sonunda da "Görüyorsun, burada bu soğukları çekmek istemiyosan, gel bizimle ol ve bu çileden kendini kurtar. Her şey senin elinde" deniyordu. Bu konuşmalardan sonra evine gidenler de oldu. Gittiklerinde ne yaptılar, orasını da kendileri bilir!?

Günler birer birer geçiyor, ama soğuk havalar bir türlü geçmiyordu. Koğuştaki pencerede buzun kalınlığı ağzımızdan çıkan buhardan her gün bir kat daha kalınlaşıyordu. Bir sabah gardiyanın biri

"Aranızda Zvezdel'den olan var mı?" diye sordu.

"Ben oralıyım. Hayrola bir durum mu var?"

"Bir durum yok da, bu sabah orada sıcaklık eksi 29 derece olarak ölçülmüş. Burada da tam o kadar" dedi.

Ben otuz beş yıllık ömrümde böyle bir soğuk yaşamamıştım; ama kitaplarda bundan 100 yıl önce bu derece soğuk yaşandığı yazıyordu.

Bir gün Salih Çubukçu başka bir koğuşa değiştirildi. Yerine Topallar'dan olduğunu söyleyen Muhammet adında iri yarı biri geldi. Kucağında iki battaniye, sırtında da bizim oralarda 'vatenka' denilen pamauklu işçi montu vardı. Bir haftalık sakalı gözlerini daha da içine göçmüş gösteriyordu. Korkak bir hali vardı. O da Kirli'deki ayaklanmada tutuklanmıştı. Olayı kendi dilinden dinledik:

"25 Aralık'ta Kirli'deki direnişlere katılmıştım. 26 Aralık (1984) günü işe giderken polisler beni yakaladılar ve Kirli merkeze götürdüler. Belediye binasında bir odaya aldılar. Ana avrat küfür ederek üç dört kişi birden saldırıyor; cop, odun, ellerine ne geçerse vuruyorlar, tekmeliyorlardı. Vurdukça bina sarsılıyor zannediyordum. Biri silahın dipçiğiyle vurunca sendeleyip, yere yığıldım. Üzerime soğuk su döktüler ayılttılar. Yine kalemi elime tutuşturdular. Yine imza istediler. O an eşim ve çocuklarım gözümün önüne dikiliyor, sanki 'Bize ihanet mi ediyorsun baba?' diyorlardı. O an acılarımı unutup tekrar reddediyorum. Onları kendi elimle Bulgar yapmaya hakkım yoktu. Bu durumda ölümü göze almıştım ve artık hiç bir şeyden korkmuyordum.

Vursunlar, öldürsünlerdi ama bu imzayı istemesinlerdi. Bir ara benim bulunduğum odaya orta yaşlarında kucağında iki yaşlarında kurşunlanan bir çocukla çığlık atan biri girdi. Adamı hemen dışarı çıkardılar. Bebeklere kurşun sıkan bana hiç acımazdı. Akşamüzeri kollarımı sicimle kıskıvrak bağladılar bir otobüs tutuklu ile Kırcali'ye götürdüler. Otobüstekilerinin kiminin başı yarık, kiminin kaşı açık. Kol, bacak, kelle kan içinde... Mestanlı'dan geçerken orada da ayaklanma olduğu belliydi. Tutuklu kaldığım koğuşa Mestanlı'dan gelenler olayı doğruladılar. Bütün bu yaşananlardan sonra çok şükür verilmiş sadakam varmış, hala sağım!"

Nerede bulunduğumuzu bilmiyorduk

Muhammet buraya bizden önce gelmiş. Nerede olduğumuzu ona sorduk. O da bizim gibi, buranın neresi olduğunu bilmiyordu bize de:

"Ne bileyim. Bana da söylemediler. İki gün önce sorguya alındığımda, Buranın ne cehennem olduğunu biliyor musun?" dediler.

Muhammet'in olayı her birimizin başından bir başka şekilde geçmişti.

Bu meçhul yere geleli bir hafta olmuştu. Aç ölmememiz için sabahları yağı alınmış, buzağılardan artan süt ve fırından taze çıkan ekmekleri gece ayazda dondurup bize veriyorlardı. Sabahleyin bize verilen buzlanmış ekmeği soğuk koğuşlarda koltuk altımıza alıp, yumuşatmaya çalışıyorduk. Koparabildiğimiz parçacıkların içinde envai çeşit kurtçuklar, böcekler de bolcaydı. Bu şartlarda iğrenmek olmuyordu. Zaten günlerdir etli, yağlı yemekten mahrumduk, verilen ekmek de yetersizdi ve her geçen gün kuvvet kaybediyorduk.

Bir gün koğuşumuzun duvarında hafif bir çıtırtı duyuldu. Sanki ağaç kurdunun kemirmesi gibi bir ses. Duvar ince bir şeyle deliniyordu. Bu ses pek uzun sürmedi. Ertesi gün aynı saatlerde yine aynı ses bizleri meraklandırdı. Bir müddet sonra, ranzanın yanındaki duvarda serçe gözü kadar bir delik açıldı. Delik bir telle açılmıştı. Duvarın öbür tarafından Türkçe konuşmalar duyulmaya başlayınca, hepimizin yüzünde bir tebessüm belirdi.

Sade bir Türkçeyle "Siz kimsiniz, nerelisiniz?" sorusunu duyduk ilk. Sırayle kendimizi tanıttık. Komşu koğuştaki de Haskovo'dan bizler gibi tutukluydu. Karamanlar köyünden Halilibrahim ve kardeşi Abdullah olduklarını söylediler. Daha öğrenecek çok şey vardı ama, kapıdaki ses bizim konuşmamızı yarıda kesti. Ertesi gün aynı saatlerde yine aynı ses duyldu. Telefona koşar gibi deliğe bu sefer ben koştum.

Burasının Belene olduğunu öğrendik

"Sen kimsin?" diye sordu.

"Benim adım Mehmet. Koşukavak köylerin-denim. Sen Abdullah mısın, Halilibrahim misin?"

"Ben Abdullah'ın ağabeyi Halilibrahimim. Buraya geleli iki hafta oldu. Buraya getirmelerinden önce iki hafta Haskovo'da tutuklu kaldık. Suçumuzu sormak istersen, Türk olmak. Türklüğümle utanmıyorum, gurur duyuyorum. Ben altmış yaşlarında saçı ağarmış bir kardeşin olarak, eğer sen de benim kader arkadaşımsan, bu dava için ölmek var dönmek yok. Sen yanında arkadaşlarına benden selam söyle, Bulgar hükümeti tuttuğu bu yanlış yoldan ne kadar tez dönerse, o kadar zararı az olur. Eninde sonunda davamızda haklı olduğumuzu en yakın günlerde herkes göreceğinden emin olun" şeklinde bize moral veriyordu. Onun bu sözleri hepimizin yarasına melhem olmuştu. Bu anlam dolu cümleler, adeta gücümüze güç kattı.

"Ağabey, burası neresi?"

"Burası Belene kardeşim, ama hiç kokmayın. Ben bu temerküz kamplarına 20 yaşında Bulgar krallık yönetimiyle düştüm ve üç yıl burada kalmama rağmen hala yaşıyorum. İnsanı imam götürürse, evine dönmez, devlet beni bir kaç defa götürdü, ama çok şükür her defasında evime dönebildim ve inanın bu sefer de döneriz" diye tekrar ümit dolu sözlerle bizlere içimizi ferah tutmamızı tenbihledi.

Tuvalette bile namlu alnımıza dayalıydı

Yüzümde korku ve telaşı arkadaşlardan gizleyememiş olacağım ki, etrafıma toplaşıp, karşı taraftan neler dinlediğimi sordular. Israrlı yalvarışları karşısında bütün duyduklarımı anlattım. Sonra da anlattığıma pişman oldum. Benden haberi alanlar, bir köşeye çekilip, kara kara düşünmeye koyuldular.

Kapıda anahtarın iki kez şıraklamasıyla gardiyanın kapıda görünmesi bir oldu. "Haydi ihtiyaç görmeye" emrini verdi. Birer birer tuvalete çıkarıyor. Bir başka gardiyan da kapısız tualetin önünde ihtyacını görenin başında nöbet tutuyor ve "Daha çabuk, acele et!" türünden emirler yağdırıyor. Doğru düdrüst bir şey yemediğimiz için içimiz kuruyor, o da ayrı bir zahmetti. İşin en kötüsü de taharetlenmekti. Bulgar tuvalet kültüründe su kullanılmıyor, bu iş için bir parça gazete yeterli sayılıyordu. Havlu, sabun, diş fıçasının burada adı vardı sadece. Uzayan sakalımızla tam bir esiri andırıyorduk.

Copyright © Gocmenim.Com 2006-2008
Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Gocmenim.Com'a aittir.
Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Destekleyenler : Google | Gocmenim