Türkiye'nin başbakanı asıldı!..
Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kara sayfasının yaşandığı gün. Cumhuriyetin 38. yılında demokrasimizin ise 11. yılında Türkiye Cumhuriyeti devletinde on yıl Başbakanlık yapan Demokrat Parti'nin Genel Başkanı Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idam edilmelerinin 40. yılı.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kara sayfasının yaşandığı gün. Cumhuriyetin 38. yılında, demokrasimizin ise 11. yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde on yıl Başbakanlık yapan Demokrat Partinin Genel Başkanı Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildiler. 27 Mayıs 1960'ta seçimle işbaşına gelmiş bulunan Demokrat Parti iktidarı gayri meşru ve gayri kanuni bir şekilde Silahlı Kuvvetler tarafından bir hükümet darbesi ile devrilmiş ve TBMM'de çoğunluğu temsil eden DP'li milletvekilleri Yassıada'ya sürülmüşlerdi. Yassıada mahkemelerinde ihtilalcilerin isteği doğrultusunda DP yöneticileri mahkum edilmişti. Ülkede adaletsizliğin, sansürün hüküm sürdüğü yıllardı...
Kürsüden kararlar okunuyordu:
-"Sanık Celal Bayar...
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı cebren tağyir ve tebdil ve ilgadan dolayı Türk Ceza Kanunu'nun 146/1'inci maddesi hükmünce ölüm cezasına çarptırılmasına oy birliği ile karar verildi." 1924 Anayasası'na göre yalnızca vatana ihanet suçundan dolayı TBMM'ye sorumlu olması gereken Türkiye Cumhuriyeti'nin üçüncü Cumhurbaşkanı, Yassıada Mahkemesi'nde oy birliği ile alınan karar uyarınca, 78 yaşında olduğu halde idam cezasına çarptırılmıştı. Spiker nefes almadan ölüm cezalarını okumaya devam ediyordu.
Bu arada Divan Başkanı'na bir not iletilmişti. Salim Başol bunu inceledikten sonra açıklamada bulunarak, Adnan Menderes'in hastalığı sebebiyle "duruşmaya çıkamayacağı"nın anlaşıldığını belirtiyordu. Divan Başsavcısı Ömer Altay Egesel "Menderes hakkında gıyapta karar verilsin" demek suretiyle, kürsüdeki son konuşmasını ve talebini yapmış bulunmaktaydı. Adnan Menderes hakkında okunan kararda "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı cebren tağyir ve tebdil ve ilgadan dolayı Türk Ceza Kanunu'nun 146/1'inci maddesi hükmünce ölüm cezasına çarptırılmasına 'gıyaben' oy birliği ile karar verildi" denilmekteydi. Haklarında verilen hükümleri açıklanan birinci grup yirmi kişi olup, bunların yedisi idam cezasına çarptırılmıştı. Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Refik Koraltan, Agâh Erozan ve İbrahim Kirazoğlu ölüm yolculuğuna sevkedilirken, Medeni Berk, İzzet Akçal, Celal Yardımcı, Tevfik İleri müebbed ağır hapis cezasına çarptırılarak, sehpadan uzak, fakat ömür boyu zindanda yaşamaya mahkûm edilmişlerdi. Demokrat Parti iktidarının son kabinesinin diğer üyeleri de 5-15 sene arası hapis cezalarına çarptırıldılar. Birinci gruptan yalnızca İlhan Sipahioğlu beraat etmişti. Haklarında ölüm kararı okunanlardan Fatin Rüştü Zorlu zaten atıfet istememiş ve en küçük bir istekte bulunmamıştı. Müdafaası dahi alınmayan Hasan Polatkan hiçbir reaksiyon göstermemiş, sert bakışlarını bir noktaya dikerek, mahkeme salonundan ayrılıncaya kadar o şekilde bekleyerek, hakkında verilen sebepsiz ve haksız ölüm cezasına adeta anlamlı bir mesaj göndermiştir. Refik Koraltan tevekkül ile, Agâh Erozan belirsiz bir hayretle, İbrahim Kirazoğlu başını sallayarak haklarındaki ölüm fermanlarını dinlemişlerdi.
İmralı'ya HAZİN YOLCULUK
Yassıada'da son karar hükmünün okunmasının bittiği anda saatler 15.20'yi gösteriyordu. Kararların açıklanmasından sonra ölüm ve müebbed hapis cezasına çarptırılan hükümlüler, ihtilalciler tarafından önceden hazırlanmış plan gereğince, hücumbotlarla alelacele İmralı Adası'na gönderildiler. İmralı'ya yüzbaşı Erdoğan Argun kumandasındaki subay ve erlerin muhafazasında elleri arkadan kelepçeli olarak giden hükümlüler, şu isimlerden ibaretti:
"Celal Bayar, Refik Koraltan, Agah Erozan, İbrahim Kirazoğlu, A. Hamdi Sancar, Bahadır Dülger, Emin Kalafat, Baha Akşit, Osman Kavrakoğlu, Zeki Erataman, Rüştü Erdelhun, Nusret Kirişçioğlu, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Medeni Berk, İzzet Akçal, Celal Yardımcı, Tevfik İleri, Hüseyin Ortakçıoğlu, Selahattin İnan, Cemal Tüzün, Kemal Biberoğlu, Selim Yatağan, Enver Kaya, Necati Çelim, Murat Ali Ülgen, Necmettin Önder, Selami Dinçer, Himmet Ölçmen, Ethem Yetkiner, Nuri Togay, Muhlis Erdener, Rauf Onursal, Ekrem Anıt, Hadi Tan, Hilmi Dura, Kemal Serdaroğlu, Samet Ağaoğlu, Kemal Aygün, Sadık Erden, Sezai Akdağ, Reşat Akşemsettinoğlu, Vacit Asena, Kemal Özer, Mazlum Kayalar'dan oluşan grup kısa bir süre sonra İmralı'ya vasıl olmuşlardı. Yassıada Mahkeme Divanı'nın vermiş olduğu idam hükümleri, onaylanmak için Ankara'ya Milli Birlik Komitesi'ne gönderilmişti. Komitede infazların yapılıp yapılmaması hakkında şiddetli tartışmalar meydana gelirken, fikir ayrılıkları oluşmuştu. Komitedeki subayların bir kısmı Harp Okulu Komutanı ve Silahlı Kuvvetler Birliği Başkanı Talât Aydemir'in tehditlerinden çekinirlerken, 'Gürsel'cilerle 'İnönü'cüler ayrı görüşler taşımaktaydılar. Yassıada'da verilen ölüm kararlarının adalet anlayışı diye birşey yoktu. Ankara'daki komitenin üyeleri ne derse o olacaktı!..Subaylar idam istiyordu
Yassıada'ya giden 200'den fazla subay İhtilal Mahkeme'sinin verdiği kararları yeterli bulmayarak daha çok ölüm cezası verilmesini istiyorlardı.
İdama mahkum edilen Demokrat Parti mensuplarının Yassıada'dan İmralı'ya getirilmelerinden hemen sonra, ikiyüzden fazla subay kararları şiddetle eleştirerek, daha çok ölüm cezasının verilmesini istemekteydiler.
İmralı'ya nereden geldiği belli olmayan kızgın subaylar, Ada Kumandanı Tarık Güryay'ı sabırsızlık içerisinde bekliyorlardı.
Bu durum karşısında hayli telaşlanan İrtibat Bürosu Başkanı Kurmay Albay Namık Kemal Ersun derhal Yassıada'yı arayarak, Tarık Güryay'a İmralı'ya gitmesini emretmişti. Aldığı emir üzerine saat 23.00'te İmralı'ya ulaşan Ada Kumandanı Güryay, oradaki gelişmeleri şöyle anlatmakta:
Ada komutanı anlatıyor
"İmralı'ya yanaşınca, rıhtımı dolduran büyük subay kalabalığının orada olduğunu görmenin hayretine düştüm. Adada ikiyüzden fazla subay vardı. Kimlerdi bunlar? Nerelerden nasıl, niçin gelmişlerdi? Bana uzanan her eli sıka sıka yürüyerek salona ulaştım. Kimler olduklarını, benimle niçin görüşmek istediklerini sordum. İçeriye sekiz subay girdi, evvela omuzlarına baktım:
"Rütbeleri en yüksek olanlar binbaşı idiler." Üçü yüzbaşı, geri kalanı da üsteğmen. İçlerinden ileriye çıkan bir subay: "Kumandanım dedi, bizim öğrendiğimize göre Milli Birlik Komitesi, Yüksek Adalet Divanı'nın verdiği idam hükümlerini tasdik etmeyerek, müebbed hapisliğe çevirecekmiş! Bu ne demek? Suçluları asmaktan korkuları varsa, şayet duyduklarımız doğruysa, onların yerine getirmekten korktukları kararı, burada biz infaz edeceğiz!"
Durum son derece önemliydi: Onlar, İmralı Adası'na kolayca hakim olabilecek kadar kalabalıktılar! Biraz sonra, avluda toplanmış olan subayların ortasına çıktım:
"Arkadaşlar" dedim.
"Milli Birlik Komitesi, bu konuda itirazı gerektirecek bir karara varırsa, onun karşısına dikilmek, hiç şüphesiz bizlere değil, rütbeleri bizimkilerden büyük olan ağabeylerimize düşer." Bunları söyledikten sonra içeriye girdim. Dışarıda, anlaşılmaz konuşmalar duyuluyordu. Demek bu sözlerim kendilerine ve gerçeklere uygun düşmüş olmalı ki, en ufak bir teşebbüse yeltenmediler. Ama bana gücendiklerini de anladım. Kendi kendime, "Ne iyi etmişim de İmralı'ya gelmişim!" diyordum.
Gitmeseymişim ihtilalin defteri, belki de üç idamı mumla aratacak bir müthiş kanlı faciayla kapanacaktı!"
Ada Kumandanı Tarık Güryay'ın ifadelerinden anlaşıldığı gibi, idamların infazı, önü arkası kesilmeyen şiddetli baskıların neticesinde gerçekleşmişti. Milli Birlik Komitesi içerisindeki dört subayın, Ankara'da Silahlı Kuvvetler Birliği'nin baskılarıyla ölüm cezalarının infazı doğrultusunda karar verdikleri bilinmektedir. Bu durum çerçevesinde hukuktan, adaletten bahsetmek söz konusu olamaz.
Bayar'ın hükmü idamdan müebbete
Milli Birlik Komitesi tarafından son anda değiştirilen karar neticesinde, III. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın idam hükmü müebbed hapis cezasına çevrilmişti. Ceza hukukuna göre 65 yaşın üzerindekiler infaz olunamayacağı için, Refik Koraltan da affa uğrayanlar arasına girmiş oluyordu.
Bu affın asıl sebebinin insani/hukuki kaygılar olmayıp ihtilalci Milli Birlik Komitesi'nin kamuoyu tepkisinden çekinmesi olduğu bilinmektedir. Ada Kumandanı Tarık Güryay, İmralı'daki son gelişmeleri, tuttuğu günlük raporunda şöyle anlatmakta:
Ben, evvela Bayar'ın hücresine uğradım. Gözleriniz aydın olsun beyefendi, dedim. Milli Birlik Komitesi, hakkınızdaki idam hükmünü müebbed hapse çevirdi. Ellerini arkasından bağlayan kelepçeyi çözdürdüm. Acıyan bileklerini oluşturarak, hiç konuşmadan sessizliğini muhafaza etti. Bayar'dan sonra, aynı müjdeyi Koraltan'a da verdim.
Hasan Polatkan'ın idamı
Ada Komutanı Tarık Güryay, idam hükümleri müebbete dönüşen DP'li devlet adamlarının hücrelerini dolaştıktan sonra salona dönmüş ve salonda kendisini Başsavcı Egesel ve diğer hakimleri iki deniz albayının eşliğinde beklediklerini görmüştü. Onların bildirdiklerine göre, kararlar tasdik olunmuş ve İmralı Adası'nda, idamlık yalnız iki hükümlü kalmış oluyordu: Polatkan ve Zorlu! Bu arada ada komutanını kenara çeken iki görevli üç idamın da aynı anda yapılması için Menderes'in iyileşmesinin beklenmesinin uygun olup olmadığını sordular. Ancak Kumandan bu konuda fikir beyan etmeyince idam kararını tatbik için harekete geçildi.
Hücrelerin bulunduğu binanın altında büyük loş bir salon vardı. Müdürün teklifi üzerine, hükümlülerin oraya getirilmeleri kararlaştırıldı. Gardiyanlar, önce Hasan Polatkan'ı getirdiler: Polatkan, tek kelimeyle bitikti! Bütün reflekslerini kaybetmiş bulunan vücudu, ancak kollarındaki gardiyanların desteği ile ayakta durmaktaydı. Okunan kararı dinlemiş, anlamış olduğunu hiç sanmıyorum. Biraz sonra, hocanın yaptığı dini telkini çok zor tekrarladı. Yüzü bir ölününkünden de sarıydı. Gömlek giydirildi. Elleri arkadan kelepçelendi, gardiyanların kolunda sehpaya kadar götürüldü ve hüküm infaz edildi!Zorlu'nun cesareti
Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yu ihtilalciler olağanüstü mahkemelerde yargılayıp darağacına gönderdiler.
İmralı Ada Kumandanı Tarık Güryay'ın anlattığına göre, Fatin Rüştü Zorlu, salona gardiyanların önünden girerek, rahat adımlarla idamı görmek için gelen heyeti selamladı. Kendisine okunan kararı, metanetle dinledi. Ondan sonra ailesine mektup yazması için Başsavcı'dan müsaade istedi. Kâğıt ve kalem verdiler. Oturdu, ailesine mektubunu yazdı. Güryay, ellerine dikkat ettiğini ve titremediğini söylüyor. Yazdığı mektubu bitirdikten sonra Başsavcı'ya verdi ve yine abdest almak için müsaade istedi. Abdest bitince, çoraplarını giydi. Gömleğinin sıvadığı kollarını indirince kol düğmelerini takmayı da unutmadı. Bir şey arar gibi, sağına, soluna bakınıyordu: "Ne arıyorsun?" diyen Güryay'a, kravatını aradığını söylemiş ve sonra gülümseyerek:
SAVCIYLA BİLE HELALLEŞTİ
"Sahi, hatırladım. Onu, gelirken bizden almışlardı." Bu işleri yaparken bir ara Başsavcı'ya dönüp: "Özür dilerim, bekletiyorum" diyor ve ekliyordu:
"Mahkeme müddetince biz suçlu, siz de savcı mevkiinde bulunduğunuz için istemeyerek birbirimizi incittik. Buna rağmen sizden af ve özür dilerim."
Egesel de:
"Katiyen size kırılmış değilim. Siz de bir kusurum varsa beni affedin ve hakkınızı helâl edin" dedi. Böylece karşılıklı helâllaşmadan sonra Ada Komutanı'na dönerek:
"Kumandan bey, sizden, hatırlarsınız ya, son bir ricam olacağını söylemiştim: Benden evvel asılmış olanların ölüme nasıl gittiklerini bilmiyorum. Fakat ben, işte gördüğün gibi, galiba bir insanın olabileceği kadar sakin ve metinim. Senden bunu aileme ve bilhassa anacığıma bildirmeni istiyorum. Son nefesimi, onu utandıracak bir korkaklığa düşmeden verdiğimi mutlaka bilmesini isterim!"
İDAMDAN ÖNCE SON RİCASI
"Kumandanım bir ricam daha var: Ben, asılanların kaçıncısı oluyorum?"
Zorlu'nun asılanların kaçıncısı olduğu sorusuna da:
"Ne baştasın, ne de sonda" deyince, bunun üzerine gülümseyerek:
"Hayru'l umuru evsatuha! En hayırlısı ortada olmakmış" dedi.
Zorlu, metanetini idam sehbasında da korudu. O kadar ki, mahut gömleğin üzerine giydirilişinden sonra, kendisine dini telkinde bulunan hocanın, Arapça kelimeleri telâffuzda düştüğü hataları düzeltti. Kollarını arkadan bağlarken Başsavcı'ya son bir ricada bulundu: Ellerinin önden bağlanmasını istedi. Fakat bunun kanunen imkansızlığı kendisine anlatıldı. Ne masaya, ne de masa üzerindeki sandalyeye çıkarken yardım istemedi. Hatta, heyecandan eli titreyen cellada: "Oğlum, ne titreyip duruyorsun? İlmik senin değil, benim boynuma geçecek" dedi. Sonra adeta kendini uçsuz bucaksız bir boşluğa atar gibi:
"Allah memleketi korusun, haydi Allahaısmarladık!" dedikten sonra ayaklarının altındaki sandalyeyi itmek işini de kimseye bırakmadı. Boyu uzun olduğu için ayakları masaya basmıştı. Cellad masayı iterek kendisine düşen görevi yerine getirmiş oldu."
Menderes'in son anları
Polatkan ve Zorlu'nun İmralı'daki dramatik idamlarının ardından gözyaşları ve üzüntüler içerisindeki Türk halkı, durumu henüz belirginlik kazanmayan Menderes'in akibetinin ne olacağını merak etmekteydi. Polatkan ve Zorlu bir hiç uğruna asıldıklarına göre, Menderes'in intihar sonrası komadan çıkıp idam edilmeyişi, bir nebze olsun insanların teselli kaynağı olmuştu. 16 Eylül 1961 günü bu duygular içerisinde geçerken, ayın 17'si sabahı gazete ve radyolarda idama dair bir haber çıkmayınca, herhalde Menderes'i asamayacaklar düşüncesine kapılan halk, geçici de olsa ümit parıltılarının sevinçleriyle, muhtemelen gerçekleşebilecek olumlu gelişmeleri sabırsızlıkla beklemeye başlamışlardı. Dışarıdaki sade vatandaşlarla aile yakınları, Menderes kurtuldu zannına kapılırlarken, Yassıada'daki cellatların ne gibi hazırlıklar içerisinde olduklarından habersizdiler. İnsanlarımızdaki Menderes asılamaz beklentisi, henüz komadan yeni çıkmasından dolayı olmalıydı. Hiç değilse tedavi görmesi nedeniyle, affedilmese dahi, en azından birkaç hafta olsun Menderes'i ipe götüremezler düşüncesi herkeslerde hakimdi. Bu durumun hukuken de böyle olduğu, Cumhuriyet kurulduğundan beri bilinen yasal teamüllerdir. Ancak Yassıada'da hukuk ve adalet olmadığına göre, beklentilerin ötesinde her şey olabilir, hatta ölüyü bile asabilirlerdi...Hastaneye deyip İDAMA götürdüler
MENDERES nereye gittiklerini sorunca, Ada Komutanı, hastaneye gittiklerini, doktorların kendisini iyice muayene edeceklerini söyledi. Menderes ölüme giderken hastaneye gönderildiğine inanıyordu.
DEVLET başkanı sıfatıyla General Cemal Gürsel Yassıada'yı aramış, fakat İmralı'ya henüz infaz için yola çıkmış bulunan Menderes'in infazının durdurulması için hiçbirşey söylememişti.
Yassıada Kumandanı Albay Tarık Güryay, Ethem Menderes'le bir olup türlü yalanlarla çocuk gibi oyaladığı Adnan Menderes'i son yolculuğuna çıkmak üzere, Başsavcı Egesel'e teslim edecekti. İhtilalcilere göre zaman daraldığından, henüz sıhhatine tam olarak kavuşamayan Menderes'in bir an önce asılması gerekiyordu. Yassıada'da sahil kenarında duran Başsavcı Egesel, Ada Kumandanı Albay Tarık Güryay'a doğru bakıp, hitaben:
"Motör hazır, bekliyor! Menderes'i İmralı'ya götüreceğiz" demekteydi. Bu deniz motörü, Menderes'in ölüme gitmeden önce bineceği son vasıtaydı. Ada Kumandanı son anlarında bile Menderes'e yalan söylemekte hiç bir sakınca görmemekteydi. Güryay, Menderes'le aralarında geçen nihai konuşmalarını şöyle anlatmakta:
"Dışarda hafif yağmurlu, kasvetli bir hava var. Menderes'e pardesüsünü giydirip onu kapının önünde bekleyen jipe bindirdikten sonra, ben de yanına oturdum.
Menderes: "Nereye gidiyoruz?" diye sordu. "Hastahaneye dedim. Deniz Hastahanesi'ne gideceksin. Doktorlar öyle karar verdiler!"
Yüzüme çocuksu bir kuşkuyla baktı:
"Doktorlar hiçbir şeyin yok demişlerdi!" "Evet, öyle rapor verdiler. Ama senin, esaslı bir muayeneye tabi tutulmana lüzum görüyorlar" dedim. Menderes hastahaneye gönderildiğine inanarak, bana: "Ne olur kumandan, diyordu. Berin'den mektup geldikçe bana iletiverin!" Muhafız olarak onunla beraber, Deniz Yüzbaşı İsmail Sıdal, Topçu Üsteğmen Tuğrul Sungar ve Topçu Üsteğmen Kemal Atasaral gideceklerdi. Motöre binerken elimi sıktı: "Öpeyim Kumandan" diyerek başını yüzüme uzattı. Onunla ilk ve son defa öpüştük.
Odama döndükten sonra beni telefonun zili sıçrattı.
Karşımdaki: "Tarık, diyordu, Adnan Menderes'i bir yere gönderme!" Sayın Gürsel'e durumu anlattım: Doktorlar gelmişler, "idamına mani bir hali yoktur" anlamında rapor vermişlerdi. Başsavcı Egesel'le hakimler de onu alıp İmralı'ya götürmüşlerdi.
Bu sözleri söylerken gözlerime ilişen saati, 12.00'yi çeyrek geçiyordu. Adnan Menderes ve ötekiler İmralı adasına belki henüz varmamışlardı bile. Gürsel'e söylediklerime, hemen şunları da ilave ettim:
"Orgeneralim, şayet Menderes'e dair bir emriniz varsa, bunu İmralı'ya derhal bildirebilirim."
Neler olmuştu bilmiyorum, fakat sayın Gürsel: "Yok, hayır!" dedi ve ilave etti: "Yapılacak bir şey yok: Olan olmuş artık!" Evet, Menderes'in son kurtuluş ümidi de böylece ortadan kalkmış oluyordu. Yassıada'dan ayrılan Menderes ve muhafızlarının bindirildiği hücumbotunu, onun bir mil arkasından başka hücumbotu takip etmekteydi. Menderes'in infazında bulunan Başsavcı Ömer Altay Egesel infazın gerçekleştiği anları şöyle anlatmakta:
"İmralı'da usulen, bir arzusu olup olmadığı soruldu. Dini telkin için bir hoca, karşıdaki odada hazır olarak beklemekteydi. Menderes, evvela hocayla yalnız kalarak konuşmak ister. Buna, kanunlar müsaade etmemektedir. Bunun üzerine heyetin huzurunda hocayla karşılaşır. Dini telkin almak istemez. Yalnız tövbe duasına katılır. Hoca, bu duanın kelimelerini ayrı ayrı ve yavaş yavaş sıralar. Son sözleri ise şunlardır:
"Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda, devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda, karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum."
Menderes'in infazının öğleden sonra saat 14:26'da tamamlanmasından sonra, bir fırtına koptu, gelen gök gürültüsünün ardından yağan şiddetli yağmur, herkese kendisini ülkesine adamış bir büyük devlet adamının tertemiz ruhunun rahmeti olduğunu düşündürdü.
MENDERES HASTAYDI
17 Eylül günü öğleye doğru Adnan Menderes'in odasına gelen doktorlar vücudunu tepeden tırnağa muayene edip, her haliyle normale döndüğünü açıklamışlardı. Anlaşılan Milli Birlik Komitesi'nden gelen emir gereği bir an önce asılabilmesi için, sağlıksız da olsa sağlıklı olduğuna dair rapor verilmesi istenmekteydi.
İhtilalcilerin baskısıyla Menderes'e sağlığı normaldir raporu veren doktorlar heyeti, şu isimlerden oluşmaktaydı:
"Farmokoloji ve Tedavi Kliniği Ord. Profesörü Sedat Tavat, Amiral Bristol Hastahanesi Dahiliye Servisi Şefi Nevzat Yeğünsu, Yassıada Garnizon Hastahanesi Baş Hekimi Yarbay Galip Bozalıoğlu, Dahiliye Mütehassısı Dr. Binbaşı Ahmet Karahaliloğlu, Hariciye Mütehassısı Dr. Binbaşı Zeki Kebapçıoğlu, Garnizon Tabibi Üsteğmen Sedat Yürütken."
Yazılan raporun neticesinde şöyle deniyordu: Adnan Menderes'in geçirmiş olduğu koma ve kollaps halinin tamamen ortadan kalkarak sıhhi durumunun iyileşmiş olup, tamamen normale döndüğü müşahade edilmiştir. İş bu rapor, müştereken tanzim ve imza kılındı. 17 Eylül 1961."
Bu rapordan hemen sonra aldıkları talimat gereği, doktorlar Yassıada'dan ayrıldılar. Henüz komadan yeni çıkmış, bütün ısrarlara rağmen yarım kase kompostoyu zor içebilen Menderes'i bir an önce asabilmeleri için, en az cellatlar kadar sorumlu olan altı doktor, "tıp cinayeti" işleyerek, nekahet dönemindeki hastalarına sağlıklıdır raporu vermekten çekinmediler. Bir müddet sonra Ada Kumandanı'yla görüşen Başsavcı Egesel'in Menderes'i hem de öğle vakti, İmralı'ya asılması için götüreceği çoktan belli olmuştu. Bütün dünyada idamlar sabaha karşı yapıldığı halde, Menderes gibi eşi menendi az bulunabilecek asrın Başbakan'ını öğle vakti boğmak istemeleri, cinayetten başka bir şey değildir.
Kaynak : Yeni Şafak