berna (30)
cHe54 (22)
laz_ibo_35 (31)
Preslawa (20)
RsM (20)
TheTrailblazer (31)
Şantiye sorumlusu Binbaşı Pehlivanov son kararını vermeden önce, pencere kenarından, yaşıtı sayılan sessiz Belene sürgününün o dikkat çekici tuğla örüşüne baktı; masadaki “Milen Filipov” dosyasını bir kere daha inceledi ve kapıdaki nöbetçi ere, aylarca davranış biçimini gözlemleyip her koşulda tutumunu tarttığı mahkûmu makam odasına çağırttı.
Herkesin “Milen” diye tanıdığı bu cılız adam, aslında maruz kaldığı işkenceden dolayı hafızasının yanı sıra konuşma yetisini de yitiren Rusçuklu Murad Ferhadoğlu’ndan başkası değildi: Kendisi, asker arkadaşı Dr. Kerim’in de hapsedildiği Belene “Ölüm Kampı”ndan bu yöreye sürülmüş; çalışkanlığı ve disipliniyle kısa sürede Binbaşının ilgisine “mazhar” olmuştu.
Aslen Ada köylü Pehlivanov, Ferhadoğlu’nu, ziraat mühendisi olup seneler evvel trafik kazasında ölen küçük kardeşinin yerine ev ve bahçe işleriyle uğraşmak üzere, yaşlı anne babasına, deyimi yerinde ise, “Koleda” (1) armağanı olarak sunmayı düşünüyor; bunun için de Ferhadoğlu’nu inşaattan alıkoyup köydeki fabrikaya yerleştirmeyi tasarlıyordu. Böylece, gündüzleri mengene atölyesinde çalışacak olan Rusçuklu “beyaz köle”, akşamlarıyla hafta sonları ihtiyar Pehlivanov çiftine bakacak, verilen “görevleri” (angaryaları!) sorgusuz sualsiz yerine getirecek ve en önemlisi de, en ufak bir sitem yahut şikâyette bulunmayacak, bulunamayacaktı. Ebeveynini korkutmak istemeyen Binbaşı ise, bu zavallının Türk kökeniyle geçmişine değinmeyecek ve her ihtimale karşı köy muhtarına çeşitli bahanelerle baba ocağını sıkça yoklamasını tembihleyecekti.
Kadere boyun eğen Ferhadoğlu için tek seçenek, cebren sokulup sürüklendiği bu ağır düzenin kıskacında ömrünün sonuna dek çürüyüp gitmekti… Ne ki Tanrı, çilesine tanıklık ettiği masum kuluna artık fazla zeval gelmeden merhamet eyledi: O güzel 25 Mayıs 1988 akşamında hâsıl olup Ferhadoğlu’nu boğulmakta olduğu girdaptan kurtaran mucize, onun derinden zedelenen, ama kopacak kadar incelmeyen hayat bağlarının yeşermesine vesile oldu. Bu mucizenin adı, Şenay bebekti.
Bir Türk sürgününün yeni doğan filizi olup kayıp mahkûmun güçlü babalık dürtülerini tetikleyen Şenay bebeğin ağlayışını algılaması, iki yıldır itilip kakılan, horlanan ve denek olarak kullanılmaktan benliğini hatırlayamayacak derecede hırpalanan Rusçuklu rejim kurbanının fizikî ve ruhî sağaltımının ilk aşamasıydı…
Ocak 1987- Aralık 1989. Türkiye…
Zorbalığın doruklarında at koşturan Bulgaristan’da bu olaylar vuku bulurken, Türkiye’deki gelişmeler de pek iç açıcı değildi.
6 Ocak 1987’de, Bulgar hükûmeti ile yapılan görüşmeler neticesinde Bulgaristan, ailelerinden ayrı kalan 103 Türk çocuğunu, Türkiye’ye göndermeyi kabul etti.
13 Martta Uluslararası Halter Federasyonu, Türkiye’ye iltica eden Naim Süleymanoğlu’na iltica tarihinden itibaren bir yıl uluslararası müsabakalardan men cezası verdi.
23 Nisanda, 24 Nisanı “Ermeni soykırım kurbanlarını anma günü” kabul eden tasarı, ABD Temsilciler Meclisi Komisyonunda 4’e karşı 14 oyla kabul edilerek Genel Kurul’a gönderildi.
16 Mayısta Ermeni terör örgütü Asala bir açıklama yaparak, “Olası bir Türk-Yunan savaşında, Yunanistan’ı kendi yol ve yöntemleriyle destekleyeceğini” belirtti.
Tek olumlu “gelişme”, San Fransisco’da yapılan NATO Genel Kurulu toplantısında Bulgaristan’daki insanlık dışı muamelelerin sert bir dille kınanmasıydı. Bundan sonra dünya Türklerini sevindiren olay, 27 Nisan 1988’de Avrupa Halter Şampiyonasına katılan Naim Süleymanoğlu’nun, üç dünya rekoru kırarak üç altın madalya almasıydı.
Ardından 2 Mayısta Asala terör örgütünün kurucusu ve lideri Agop Agopyan’ın öldürülmesiyle birlikte emekli Büyükelçi Turhan Tuna Bey görev başındaki meslektaşları adına bir nebze rahatladıysa da, bu kez 23 Mayısta Atina Büyükelçiliğimizde çalışan iki hariciyecinin otomobiline bombalı saldırı düzenlenip maddî hasar meydana geldi ve 3 Haziranda konferanslar vermek üzere ABD’de bulunan Bülent Ecevit, Michigan Üniversitesinde bir grup Yunanlı göstericinin saldırısına uğradı.
20 Eylülde Seul Olimpiyat oyunlarında mücadele eden Naim Süleymanoğlu, Olimpiyat rekoru kırarak altın madalya aldı; 15 Kasımda Atina’da Akropolis Turnuvası’na katılıp Atina Büyükelçiliğimize sığınan Türk asıllı Bulgaristanlı eskrimci Sezgin Şakiroğlu ise, bilâhare Türkiye’ye getirildi.
1984-1989 yılları arasında içi kaynayan kazana dönen Bulgaristan, kaçınılmaz bir Türk-Bulgar etnik savaşının eşiğine geldi: Acil önlem ve çare olarak despot idare -“tecrübeli ağabeyi” Sovyetler Birliği’nin akıl hocalığı ve silâhlı kuvvetler takviyesiyle- 21 Mayısta, ülkesinde yaşayan Bulgar vatandaşı Türkleri Avusturya üzerinden zorunlu göçe tâbi tutmaya başladı. Çoluk çocuk demeden binlerce Türkü yollara döken Bulgaristan, Türkiye’nin bütün uyarılarına rağmen göçü durdurmaya yanaşmadı.
2 Haziranda Bulgaristan, günlerdir Avusturya üzerinden sürdürdüğü zorunlu göçü doğruca Türkiye üzerinden yapmaya başladı. Kapıkule ve Dereköy sınır kapılarında tam bir insanlık dramı yaşandı: Binlerce kadın, çocuk, yaşlı Türk, sersefil bir hâlde, bir an önce Türkiye’ye geçmeye çalıştı.
13 Haziranda Bulgaristan’ın zorunlu göçe tâbi tuttuğu Türklerin sayısı 12.000’e ulaştı.
24 Haziranda Bulgaristan’ın Türk azınlığa uyguladığı baskılar ve zorunlu göç, TBMM’de bulunan üç partinin (2) de katılımıyla Taksim Meydanı’nda düzenlenen “Bulgaristan’ı tel’in mitingi” ile protesto edildi.
30 Haziranda Bulgarların bin bir baskılarına ve işkencelerine maruz kalan soydaşlarımız akın akın Türkiye’ye geliyor; bunun için günlerce aç ve perişan vaziyette yürüdüğünü, Bulgarların kendilerine her türlü işkenceyi yaptığını belirtiyordu. Hükûmetin, soydaşlarımızın rahatça girebilmeleri için sınır kapılarını koşulsuz olarak açma kararına mukabil, Bulgarlar her Türke Türkiye’ye girmeden önce ellerinden gelen her türlü zorluğu çıkartıyordu.
16 Temmuzda Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızın sayısı 160.000’i buldu. Türkiye’nin ve dünyanın bütün uyarılarına kulak tıkayan Bulgaristan, göçü olanca hızıyla devam ettirdi. Neyse ki, o tarihlerde ülkemizde akrabası olmayan ya da akrabalarını hemen bulamayan soydaşlarımızın bir kısmı Kırklareli göçmen misafirhanesine yerleştirilip, yurdumuzun her yerinden ve yurt dışında yaşayan Türklerden yardım alabildi.
7 Ağustosta Bulgaristan’ın zorunlu göçe tâbi tutarak Türkiye’ye gelen soydaşlarımızın sayısı 400.000’i geçti; ne ki 10 Ağustosta bazıları geri dönmeye başladı. Bu karmaşada 17 Eylülde Atina’da yapılan Dünya Halter Şampiyonası’nda Naim Süleymanoğlu’nun yine üç altın madalya kazanması, Turhan Bey’in yüreğini serinletti; ancak 21 Aralıkta Bulgaristan’dan zorunlu göçe tâbi olarak gelen soydaşlarımızdan 86.297’sinin geri döndüğü açıklandı…
3 Kasım 1989’da totaliter Jivkov iktidarının yıkılmasının ardından, Bulgaristan Devlet Konseyi, 1984-1989 döneminde Türklere yapılan hataları kabul ederek bunları düzeltme vaadinde bulundu. Bu suretle tehdit ve dayatmalarla değiştirilen Türk adları iade edilecek, Türkçe konuşma yasağı kalkacak ve Türk çocukları kendi okullarında, ana dillerinde eğitim yapabileceklerdi. Ancak bu konuda Türk toplumunun temsilcileri ile Bulgar yöneticileri arasındaki görüş ayrılıkları uzun süre giderilemedi.
Üç yıl sonra, Demokratik Güçler Birliği Bakanı Edvin Sugarev’in Türklere yapılan soykırımı soruşturma amaçlı talebi üzerine, Başkan Yardımcısı Snejana Botuşarova ile Başkan Yardımcısı Kadir Kadir’in başkanlığı altında saat 9.25’te toplanıp Hristo Atanasov ile İlhan Mustafa’nın yazmanlığıyla gerçekleşen 36. Halk Meclisinin 21 Şubat 1992 tarihli 45. Oturumu, Bulgar Komünist Partisinin Türklere uyguladığı soykırım sebebiyle suçlu bulunup Sugarev’in konuyla ilgili bir araştırma komisyonu açılması önerisiyle sonuçlandı ise de, maalesef “zaman aşımı” gerekçesiyle caniler gene cezalandırılamadı…



